logo

Her Şey Bir İllüzyon / All is Illusion

  • Marcus Graf’Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi, Sanat Yönetimi Bölümü ve Daimi Küratör, Plato Sanat

    Günümüzde yaratım süreci, sergileme ve çağdaş sanat algısı, üretildiği ve sergilendiği mimari mekanın yanı sıra sosyal ve kültürel ortamıyla da çok ilişkili. Modern sanattan önce, Salon geleneği döneminde, galeri mekanları fazla önemsenmiyordu. Ancak, 1938 yılında Marcel Duchamp’ın, New York’taki 1. Uluslararası Sürrealist Sergisi’nde  yer alan 1.200 Bags of Coal / 1.200 Çuval Kömür yerleştirmesinden sonra galeri mekanı sanat yapıtının bir parçası haline dönüştü. Savaş sonrası neo-modern dönemde, özellikle Yves Klein’ın Paris’te 1958 yılında gerçekleştirdiği The Void / Boşluk  adlı çalışmasından sonra, galeri mekanı, sanat yapıtının kendisi oldu. 1970’lerde kurumsal eleştirilerin başlamasıyla, galeri mekanında ve mekanına yapılan müdahaleler, sanatı ve içeriğini eleştirmek için kullanıldı. Bu yüzdendir ki günümüzde, galeri mekanı sanat için önemli bir değişkendir; biçimsel ve kavramsal olarak yapıtı, sanatçıyı ve izleyiciyi etkileyen hatta belirleyen bir güçtür.

    Mehmet Ali Uysal’ın tüm çalışmalarında, mekan ve özellikle bu serginin yer aldığı galerinin ‘beyaz küp’ doğası, her zaman önemli bir unsur olmuştur; heykelsi yerleştirmelerinin, nesnelerinin, fotoğraf ve videolarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Sanatçı, bu beyaz küp’ün içinde, yaratıcı sürecin ve sanatı algılayış biçiminin zaman ve mekanla, sanatın üretimi ve yer değiştiren yapısıyla nasıl bir ilişki kurduğunu irdeler. Galeri mekanı, Uysal’ın amacını, malzemesini, biçim ve içeriğini belirleyen bir etkendir.

    Geçmişte, Uysal için mekan çoğu zaman insan deneyimini içselleştiren bir kayıttı. Bu yüzden, “Ten” (2004) ve “İsimsiz” (2004) gibi çalışmalarında, insan vücudunun yanı sıra iç mekan ve dış mekan arasındaki ilişkileri de araştırdı. Sanatçı bu çalışmalarda, duvar ve insan teni arasında bir bağ oluşturmuştur; duvarı gererek ve esneterek ten ile olan benzerliklerini ortaya çıkarmıştır. Mehmet Ali Uysal için galerinin duvarları katı, dokunulmaz ve değiştirilemez mimari kısıtlamalar değil, aksine sanatsal beyanını ifade edebileceği geçirgen ve sıvı öğelerdir.

    Nesrin Esirtgen Collection’da gerçekleşen sergisinde, bir adım ileriye giderek galeri mekanını, sanat yapıtına dönüştürür. Uysal, galeri mekanının kavramsal gücü ve ideolojik özelliklerinin bilincinde olarak, bu ideolojiyi dönüştürmek için beyaz küp’ün yapısına müdahaleler yapma gereğine inanır.  Bu da galeri mekanıyla bir çelişki yaratır. Galerilerin sanat yapıtları sergilemek için kusuruz alanlar olduklarına dair algıyı alt üst eder.

    Mekan içerisinde tek yapıt olarak algılanması gereken bu üç yapıt, şüphesiz minimal bir estetiğe sahip olup, rasyonel ve geometrik bir görsel dille ifade edilir.  Aynı zamanda, yapıt, simülasyon ve illüzyon ile ilintili olduğundan, minimal sanattaki biçimsellikten ayrılır. İlk bakışta, bu üç ayrı obje sanki duvardan kesilmiş gibi gözükür. Ancak, aslında öyle olmayıp duvarda eksik olan alanlara göre oluşturulmuştur -ki bu alanları da zaten sanatçı yaratmıştır-. Bu yüzden parçaların ölçüsü, tasarımı ve inşaatı, Uysal ve takımı tarafından gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla izleyicinin gördükleri hazır nesne olmayıp, heykelsi nesnelerdir.

    Üç duvardaki büyük boşluklar içerisinde sıralanmış turuncu tuğlalar, galerinin tertemiz beyaz alçıdan oluşan alanıyla çelişki oluşturur. Sanatçının yarattığı bu görsel çatışma aynı zamanda sosyo-kültürel çatışma arasındaki geçişlere de referans verir. Yapıt, sanat dünyamızın sınırlarını aşan kurumsal bir eleştiri getirir ve daha geniş bir sosyo-kültürel çerçeve dahilinde, örneğin, sanat ortamının ulaşılabilirliğine göndermeler yapar. Tuğla, hamlığı ve çirkinliği sebebiyle üzerleri alçı ile kapatılan bir inşaat malzemesidir. Düşük gelirli mahallelerde, gecekondu ve benzeri yasadışı kentsel girişimlerde olduğu gibi, genelde tuğladan oluşan duvarlar örtülmeden, saklanmadan olduğu gibi bırakılır. Mehmet Ali Uysal’ın çalışması kültürel bir çağrışım değeri taşır ve daha geniş bir sosyal içeriği simgeler.

    Nesrin Esirtgen Collection’ın galeri mekanında her şey tümüyle bir illüzyon. Aslında beyaz olan duvarın arkasında, kesip çıkarılmış bir parça ve turuncu tuğladan bir duvar yok. Hatta görebileceğimiz gerçek bir beyaz duvar bile yok, çünkü gördüğümüz duvar Uysal tarafından yerleştirilmiş ve tüm işin bir parçası. Galerinin asıl duvarı tuğlaların ve Uysal’ın beyaz duvarının arkasına gizlenmiş. Dolayısıyla sergi üç bölümden oluşuyor ve her biri üç büyük parçaya sahip (beyaz duvar, turuncu tuğla duvar ve heykelsi obje). Bu nedenle Kabuk farklı türde duvarlarla, biçimsel ve kavramsal bir oyunu temsil eder.

    Mehmet Ali Uysal’ın yapıtında duvarın heykelsi ve kuramsal meselelerle önemli bir ilgisi vardır. Genellikle sanat yapıtları için dokunulmaz bir temeli temsil eden galerinin duvarlarını, galerinin teni olarak algılar. Uysal, duvarların yapısını bozarak ve kusursuz yüzeyini deforme ederek, galerinin doğasına yeni bir anlam getirmeyi amaçlar. Mekanın kutsallığına müdahale ederken, onu bir sanat yapıtına dönüştürerek onurlandırır. Bu süreç içerisinde sanatçı, galerinin kalıcı olarak temiz, kullanılmamış ve kusursuz görünmesi uğruna yok ettiği duvarın gizli kalmış kimliğini ve tarihselliğini ortaya çıkarır. Uysal için, galeri ve ziyaretçi arasında bir uçurum yarattığını düşündüğü anti-tarihsel eylemi beyaz küpe steril bir karakter verir. Galeri mekanını yaşayan bir varlık olarak gören sanatçı, bu sterilliği yıkarak, yaşayan bir varlık olarak yeniden canlandırır.

    Mehmet Ali Uysal, Nesrin Esirtgen Collection’da sunulan mekanın tarafsızlığını, sterilliğini ve soğuk estetiğini bozmak için deforme eder, yapısını bozar ve dönüştürür. Sanatçının mekana yaptığı müdahalelerden sonra galeri, soğuk bir boşluğa sahip bir alan algısından uzaklaşarak, sürprizlerle dolu bir mekana dönüşür. Uysal galeriyi bir sanat yapıtı olarak tanımlar ve onu kutsal bir varlıktan ziyade, belirli bir yapı olarak ele alır. Sanatçının çalışmaları, olağanüstü bir minimal dil kullanımı ve kavramsal yaklaşımla, sosyo-kültürel meselelerini ihmal etmeden minimalizmi ve kurumsal eleştiriyi yenileyen bir yapı sergiler.

  • Marcus Graf / Assoc. Prof. Dr., Yeditepe University, Art Management and Resident Curator, Plato Sanat 

    Today, the process of creating, exhibiting and perceiving contemporary art is deeply intertwined with the architectural location as well as the social and cultural environment of its production and display. Before modern art, the gallery space in the tradition of the Salon was rather unregarded. Since Marcel Duchamp’s installation 1.200 Bags of Coal at the 1. International Surrealist Exhibition in 1938 in New York, the gallery became part of the artwork. Later, during the post-war-period of the neo-modern era, especially since Yves Klein’s The Void in 1958 in Paris, the gallery space itself became the artwork. Then since the 1970’s institutional critique, interventions within and with the gallery were used for criticizing art and its context. That is why today, the gallery space plays an important role for being an immanent parameter of art with the power to formally and conceptually influence, even determine the artwork, artist and spectator.

    In Mehmet Ali Uysal’s oeuvre, space, and here especially the white cube of the gallery, is always a major factor, as it is an inseparable part of his sculptural installations, objects, photos and videos. Inside the white cube, the artist analyzes how the process of creating and viewing art is connected to the time and place of its production and displacement. For him, the gallery space defines the cause, material, form and content of a work.

    In the past, space often functioned for Uysal as a record that internalized the human experience. That is why in pieces like “Ten / Skin” (2004) or “Untitled” (2004), he investigated the connection between interior and exterior spaces of architecture as well as the human body. There, the artist revealed a relationship between the wall and the human skin, as he flexed and stretched the wall to show its resemblance with the skin. For Mehmet Ali Uysal, the walls of the gallery are not rigid, untouchable or unchangeable architectural limitations, but porous and liquid elements, with which he can formulate his artistic statement.

    In his exhibition at Nesrin Esirtgen Collection he goes one step further by perceiving the gallery space itself as an artwork. As Uysal is aware of the contextual power and the ideological matters of the gallery space, he believes that one must interfere with its structure in order to be able to convert the ideology of the white cube. This leads automatically to a conflict with the gallery space, and this is the reason for his current pieces destroying the compulsory perception of the gallery being understood as the perfect space for the display of art.

    The three installations, which together with its space should be understood as one work, clearly follow a minimal aesthetic and are executed with the visual vocabulary of the rational and geometrical. At the same time – and here we see a difference to the formalism of minimal art – the work deals with simulation and illusionism. At first glance, the three separate objects seem like cut out pieces of the gallery walls. However, these parts were not cut out, but formed by the artist according to the missing spaces in the wall, which were also created by him. The pieces therefore were measured, designed and built by Uysal and his team. That is why the forms that the spectator sees are not ready-made but sculptural objects.

    Within large holes inside of three walls, orange bricks occur and form a strong contrast to the clean white plaster of the gallery’s display area. There, the artist creates a visual clash, which at the same time refers to a socio-cultural clash between shifts as well. The work formulates an institutional critique that goes beyond the limits of our art world and refers to a larger context of socio-cultural discussions about e.g. the accessibility of our art scene. The bricks are construction material, which usually get plastered in order to hide their rawness and ugliness. In low-income-neighbourhoods, where the “gecekondu” and other forms of illegal urban development prevail, mostly, the brick wall remains like it is; it is not covered, hidden or embellished. The brick wall in Mehmet Ali Uysal’s work carries a cultural connotation and functions as a sign for a wider social contextualization.

    All is illusion in Nesrin Esirtgen Collection’s gallery space. There is no cut out piece, and no orange brick wall behind the original white wall. There is not even an original white wall that we can see, because the one we look at was installed by Uysal, and is another part of the whole work. The actual wall of the gallery is hidden behind the bricks and Uysal’s white wall. So, the exhibition consists of three pieces, which each have three massive parts (white wall, orange brick wall and sculptural object). Peeling therefore is a formal and conceptual play with various types of walls.

    The wall as sculptural and theoretical matter has an important relevance in Mehmet Ali Uysal’s oeuvre.  He understands the walls of the gallery as its skin, which usually is an untouchable base for art works. Uysal in contrast aims at bringing a new meaning to the nature of the gallery by deconstructing the walls and deforming its flawless surface. While interfering with the sanctity of the space, he also honours it by transforming it into a work of art. During this process, the artist reveals its hidden identity and historicity, which the gallery permanently erases for the sake of looking clean, unused and perfect. For Uysal, this act of anti-historicalness gives the white cube a sterile character, which he believes is one reason for the gap between gallery and visitor. The artist breaks through this sterility and, as he understands the gallery space as a living entity, revives it as a living entity.

    In the end, Mehmet Ali Uysal deforms, deconstructs and transforms the given space at Nesrin Esirtgen Collection in order to break its neutrality, sterility and cold aesthetic. After the artist’s spatial interventions, the gallery’s perception changes from hosting a cold emptiness to become a space with surprises. Uysal defines the gallery as an artwork, and deals with it as a certain structure rather than a sacred entity. His work is outstanding in its use of minimal language and formulation of a conceptual approach, which renews matters of minimalism and institutional critique without neglecting current socio-cultural issues.